Kıymetli Tâkipçiler!

Ne varsa eskilerimizde – kadîmlerimizde – var. Biz millet olarak kadîmleşmiş millî ve mânevî değerlerimizi baş tâcı ettiğimiz, ana düsturlarımız olarak telâkkî ettiğimiz yıllarda dünyânın en haşmetli, en heybetli devletlerinden biriydik. 271 sene Selçuklular, 623 sene Osmanlılar yaklaşık 1000 yıldır dünyânın birinci sınıf milletiydik. Düvel-i Muazzamâ yâni günümüz tâbiriyle süper güç devletlerden biri olduk ve bunu da sâdece askerî ve siyâsî muvaffakiyetlerle de yapmadık. San’atıyla, kültürüyle, mûsîkîsiyle, mi’mârîsiyle, mutfağıyla, ilmiyle, hukukuyla, inancıyla, ahlâkıyla, dünyâ görüşüyle hulâsaten kendi ‘‘ Medeniyet Tasavvurumuz’’ ile yaptık. Medeniyetin beşiği bir millettik.

Peka’lâ azametli ve ihtişâmlı bir millet, bir devlet iken nasıl bu hâle geldik? Nasıl dağıldık? Nasıl bu kadar geriledik?

Bir millet tefekkür ve tahassüs birliğidir. Biz tefekkür ve tahassüs kabiliyetimizi kaybettik. Bir milletin târihî devamlılık şuûrunu te’min eden en esaslı vâsıta lisândır. Biz lisânımızdan, pek güzel – kadîm – Türkçemizden bîhaber kaldık. Türkçe câhili hâline geldik. Biz muhteşem zengin bir lisâna sâhipken günde 100-150 kelimeyle konuşur, ömür geçirir olduk. Bu kelime dağarcığıyla ne ilim tahsil etmek, ne tefekkür etmek, ne de kavî bir millet olmak mümkün değildir!

Bizi biz yapan millî ve mânevî değerlerimizden de uzaklaştık, bîhaber kaldık. Âdâb-ı Muâşeret bilmez olduk. İslâm sâdece ibâdet ve ahlâk nizâmı değildir. İslâm bir hayât nizâmıdır. Bizler İslâmî hayâtı yaşamaktan da berî kaldık. Bizlere bir aşağılık duygusu aşılandı. Kendi değerlerimizden utanır hâle geldik. Batı’nın hayât tarzını benimsedik. Âdeta kimliksizleşmeye, şahsiyetsizleşmeye başladık. Resmen müstemleke mantığını benimsedik. Millî Mefkûremizden – Kızıl Elmamızdan – berî kaldık. Karakterimizden kaybımız, toprak kaybımızdan çok daha büyüktür!

Millî târihimizden de bîhaber kaldık. Bu sebeple de yukarıdaki zikrettiğimiz keyfiyetleri millet olarak az çok yaşıyor olmamız tabîî olarak gerçekleşti. Ahmed Cevded Paşa’nın tâbiriyle ‘‘ Târih, bir fenn-i celîli’l-menâkıb’’dır. Başka bir deyişle târih bir ibretler manzûmesidir. Ecdâdımız Şeyh Edebâli Hazretleri’nin ‘‘ Ey oğul, geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.’’ sözünü unuttuk. Hulâsa hakîkat şudur ki târihini bilmeyen milletler yok olmaya mahkûmdur!

Gayemiz, balıklarla yarışır hâle gelen Millî Hâfızamızı tazelemektir! Kadîm geçmişimizi aydınlatan – gösteren, tanıtan – bir ışık tutmaktır. İşbu maksatla rızâ-yı ilâhî ölçüsünde a’lâ kaderi’l imkân milletimize hizmet etmeye girişmiş bulunmaktayız. Cenâb-ı Hakk ecdâdlarımızı hakkıyla tanımayı, tanıtmayı ve onların yolundan – hatalarından da ibretler alıp ders çıkararak – gidebilmeyi cümlemize nasîb-i müyesser eylesin!

Bu güzel vesîleyle değerli tâkipçilerimize saygı ve muhabbetlerimizi arz ederiz.

Berceste bir beyitle takdîmimizi nihâyete erdiriyoruz.

“Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin!

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten…”

 

Ozan Ali İhsan ÇELİK                                                                                                                                                                                                                     Yunus Emre BALÇIN

25 Mart 2020 / İstanbul